I’M IN LOVE WITH CAPE TOWN

By  |  0 Comments

Aşık oldum bu şehire. Elimden telefonum hiç düşmedi, her anını görüntülemek istedim ama yetmedi…

Yazı ve fotoğraflar: Oben Budak

1416385965990

Tam da kulaklarımda Thom Yorke’un Analyse şarkısı yükselirken Cape Town’ın büyülü girdabına kapılıverdim, hem de binlerce metre yükseklikten. Uçaktan gördüğüm kadarıyla olağanüstü bir sahil şehrine gelmiş olmanın heyecanı kaplayıverdi tüm bedenimi. Thom Yorke bana “You traveled far/ What have you found” derken South African Airways’in Johannesburg’dan gelen uçağının tekerleri yere indi. Johannesburg’da geçirdiğimiz günler boyunca “Sakın arka sokaklara girmeyin, yollarda yürümeyin, otelin 10 metre ötesine bile gitmeyin sesleri ile korkutulunca Cape Town’ın güzelliğine kapılmamak gerektiğini düşündüm ama rehberimiz “Johannesburg için söylediklerimin tam tersi Cape Town’da geçerli” diye buyurunca şehrin sıcaklığı daha bir sarmaladı beni.

DSC_0450

Bol palmiyeli bol yeşillikli yollardan geçiyoruz. Güneş tam tepede bizimle. Aralık itibari ile kışı neredeyse ortalamışken onlar yaz mevsimine giriyorlar, durum biraz gıcık! İlk olarak Volvo Ocean Race’in Cape Town ayağını görmek üzere limana geldik. Şehrin en güzel manzarası olan Masa Dağı’na bakan The Table Bay oteline yerleştik. Sabahları erken uyanıp avlanmaya gelen kırlangıçları izleyeceğim odama yerleşip dışarı çıktım. Liman’da V&A adınde dev bir alışveriş merkezine sıralanmış restoranları, barları ve hediyelik eşya mağazalarını gözüme kestirip deniz kenarına indim. Dünya kupası döneminden kalma Cape Town Eye adı verilen dönmedolaba yöneldim ilk önce ama çok sıra vardı.

DSC_0458

CAPE TOWN’daki ilk işimiz tekne ile denize açılarak Volvo Ocean Race’in bu limandan Abu Dabi’ye kadar olacak etabının başlangıcını izlemek oldu. Yelken sporunun Everest’i denilen yarışa katılan sporcular gemilerine binmiş başlama düdüğünün çalınmasını bekliyorlardı. Biz ik defa yarışa bir Türk takımının katılmasından ötürü Team Alvimedica’yı gönülden desteklesek de, sadece kadınlardan oluşan Team SCA’yı da seviyoruz, uğurluyoruz.

DSC_0558

VAHŞİ DOĞA Sabah ilk iş Volvo XV60’a atlayıp yakışıklı şoförüm Byron ile birlikte vahşi kedileri yakından görebileceğimiz Chetaah Outreach’e gitmek oluyor. Kafes içinde hayvan görmek her zaman sıkıcı gelmiştir ama doğal araziye kurulan bu parkın büyüklüğü biraz insanın içini rahatlatıyor. Kampta doğan hayvanları birer birer mıncıklıyorum. Gözüm mirketlere takılıyor ve yanlarından ayrılmak istemiyorum. O kadar sevimliler ki, izlemek bile kahkaha atmanıza sebep oluyor. Tabi dişlerini ve tırnaklarını yakından inceleyince aslında ne kadar vahşi hayvanlar olduklarını görüyorsunuz ama yine de  insan kendini kaybediyor.

DSC_0592

MASA DAĞI Dünyanın en ünlü masası olarak tarihe geçiyor ve  şehir merkezine 20 dakikalık bir mesafede, doğal parkıyla sizi bekliyor. Benim gittiğim dönemde bir hayli fazla sis olduğu için kapalı olan park, sis bitince insanların hücum ettiği bir yer oluyor. İçerideki grafitilere bayıldığım park a tablemountain.net üzerinden önceden bilet almak en iyisi.

DSC_0663

ŞARAP ROTASI toplam 360 km’lik bir alana yayıldığı için dünyanın en uzun şarap rotası Cape Town olarak kabul ediliyor. Biz de asma yapraklarının arasında dolaşırken harika bir yaz menüsünün sunulduğu Delarie Graff Restoranı’nda öğle yemeği yemeği molası vermeye karar verdik. Yemek öncesi kendi bağlarından şarapların sunulduğu bir tadım yapıldı ama karnımız çok aç olduğu için bu kısmı çok önemsemedik. Tavada kızarmış Franschhoek alabalığı, içine pancar doldurulmuş kabak çiçeği dolması, balık türlüsü bir harikaydı. Deniz ürününden yürüdüm burada ve hiç de pişman olmadım. İçindeki şık marketten aldığım vahşi çiçeklerden üretilen organik bal ve çikolata çok iyi çıktı.

DSC_0715

CAPE POINT Bir buçuk saatlik keyifli bir kıyı şeridi turu yaptıktan sonra Ümit Burnu”nun bulunduğu Cape of Good Hope parkına varmış bulunuyoruz. Parktan içeri girdiğimizde babunlara dikkat etmemize karşı uyarılıyoruz. İçeri girdiğinizde zaten baunların olaya hakim olduğunu, onların bölgesinde, onların kurallarıyla hareket etmeniz gerektiğini anlıyorsunuz. Elinizde en ufak bir yiyecek görseler gelip alıyorlar tek olay bu. Ben gittiğimde tuvaletin kapısını kesmişlerdi. Daracık yolda aralarından geçip gitmek heyecanlıydı.

DSC_0737

ÜMİT BURNU’nun en uç bölgesinde pozumuzu verdilkten sonra çocukluğumun en güzel anılarından Jules Verne’nin Dünyanın Ucundaki Feneri’ne adını veren 1857 yapımı fenere tırmandık. Merdivenler biraz dik gibi gözükse de bir daha ne zaman geleceğim korkusu paşa paşa yukarı çıkmanıza sebep oluyor. Fenerin oradaki manzara tahmin edersiniz ki muhteşem.

DSC_0815

PENGUENLER’in özgürce takıldığı koca bir sahil olan Boulders Beach ise aklımı oynatmama yarayacaktı neredeyse. Şehir merkezinden yaklaşık 45 dakika ileride sahil kenarında lüks evlerin olduğu bir sahile gelince çevrede yaşayan insanların ne kadar şanslı olduğunu düşündüm. Sonra sahile bir baktım her yer penguen! Denize sıfır evin olup denize giremediğin bir yer. Ama değer!

DSC_0804

LİMAN bölümünde V&A Waterfront adında dev bir alışveriş merkezi var. Gucci’sinden Boss’una, Zara’sından H&M’ine kadar geniş bir seçkinin yer aldığı merkezde dev bir kitapçı ve müzik merkezi de mevcut. Alışveriş merkezinin biraz ilerisindeki sarı fenerin civarında Young Designers Emporium bulunmakta, genç Güney Afrika yeteneklerini görüp alışverişinize devam edebilirsiniz. Bölgedeki Two Oceans Aquarium da oldukça büyük. Limandaki tekne ofislerinde günlük turlarla nereye gidebileceğinize de karar verebilirsiniz.

DSC_0878

SANAT, dizayn ve yaratıcılıkla dolu bir gün geçirmek istiyorsanız otelinizden çıkıp bir taksiye atlıyorsunuz ve Woodstock’a gidiyorsunuz. Side Street Studios başlangıç için harika bir nokta. Yakınlarındaki Woodstock Exchange, A World of Art gezilmeye değer. Metal heykellerine bayıldığım The Woodstock Foundry ve çay tutkunlarının bayılacağı Lady Bonin’s Tea Parlour mağazası gezilebilir.

DSC_0923

FREDA HOOK bölgesine gitmeden rehberimiz tarafından uyarılıyorum; “Bak Oben sen burada yaşardın kesin!” Sonradan öğreniyorum ki kafayı çizmiş ressamlar, yazarlar, oyuncular hep bu bölgede yaşıyorlar. Dolanırken bir sürü resim atöyesine denk geldiğiniz bölümde ev bile seçtim.

DSC_0973

CAMPS BAY buranın Miami’si dediler bayıla bayıla kabul ettik. Kasım sonu itibariyle dolmaya başlayan sahilde her şey güzel de deniz bir hayli soğuk. Okyanus bu huyu suyu belli olmaz diye girmeye de korkuyor insan ama küçük barları, harika restoranları ile Camps Bay, Güney Afrika’nın en modern ve en güzel yerlerinden.

DSC_0911

BO-KAAP ise rengarenk evleri ile ünlü bir Müslüman mahallesi. Mandela “Bir gün dünyanın bütün renkleri benim ülkemde rahatça yaşayabilecek” demiş ve onun hayaline ithafen evler renklendirilmiş. Bizdeki kıro mütahitler yüzünden apartmanlarımız renkli olabilir ama bir arada ve rahat yaşam şu anda hayal.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *